Aslen Türkçe yapılan bu ropörtaj ilk olarak "WHO AM I ANYWAY? Three interviews with Köken Ergun" adlı kitapda yayınlanmıştır.
Kunsthalle Winterthur Publications. Berlin: 2011
Ben kimim ki?
Elmas Deniz ve
Köken Ergun söyleşisi
Berlin, Haziran 2011
Elmas Deniz: İşlerinde
her zaman kalabalıklar, kitleler öne çıkıyor. Birden fazla sayıda insanın konu
edildiği törenlere ve ritüellere yer veriyorsun. Binibining Promised Land’de, Wedding’de konu edilen bir grup insan
var, hatta Tanklove’da bile işinin
esas hedef aldığı kitle, bir kasaba ve
onların yaşadığı
deneyim. Şimdiye kadar tek bir birey üzerinden giden
bir hikaye hiç anlatmadın. Yani, bir bireyi konu alarak hiç iş
üretmedin. Bu seçimin özel bir sebebi var mı?
Köken Ergun: Aslında içinde tek bir bireyin olduğu
bir işim var: Untitled
(İsimsiz). Videoda
kendim oynuyorum, ama burada bile aslında bir grupla ilgileniyorum. Bir
performans yapıyorum, farklı türbanlar takıp ağlıyorum.
Burada, derdim, tutucu şekilde laik olan Türk
devletinin kendi vatandaşlarının bir kısmına -ki bu
çok büyük bir grup- bu kıyafetle üniversiteye girişi
ya da kamu işyerlerinde çalışmayı
yasak etmiş olması. Aslında türban takıp da bu tür
baskılara maruz kalan, bu durumdan muzdarip olan insan ben değilim,
yine başkası. Ben kendimi onların yerine koyup,
onların yaşadıklarını anlamaya çalışıyorum.
ED: Yani, öznen hiçbir zaman tek bir kişi
değil. Bunu biraz daha konuşalım
mı?
KE: Benim düşünceme
göre insanlar ikiye ayrılıyor. Bir tarafta, kendini özgür birey olarak ifade
eden, her şeyi kendi başına
yapıp, ‘determinist’ bir azimle olayların akışını
ve dünyayı değiştirebileceğine
inanan insanların oluşturduğu,
şu an içinde bulunduğumuz
coğrafyadaki grup var. Öbür taraftaysa, benim
daha çok doğuda, spesifik olarak da Doğu
Akdeniz’de gördüğüm, ümmetle ya da cemiyetle
hareket eden insanların oluşturdukları toplumlar var. Untitled (İsimsiz)
işini yaparken bütün bunları düşünecek
kadar akıllı değildim. Benim sanata başlamamdan,
yani ilk işimi yapmamın üzerinden 6 sene geçmiş.
Ben ancak son birkaç senedir derdimin “grup versus (karşı)
birey” olduğunu görüyorum. İçimde
çözemediğim, gizli bir şey
var ki bunun üzerine gidiyorum. Bu tür işleri
yapmadan da rahat duramıyorum.
ED: Bunu söylemen ilginç, çünkü işlerini
üretirken “bir meselem var, bir derdim var, o dertten yola çıkıyorum”. Hatta exorcism (şeytan
çıkarma) ile tarif ediyorsun bunu. Sen özne olarak nerede duruyorsun, bunu
merak ediyorum. Birey üzerinden işlemiyorsun meseleyi. Konuyu
seçen sensin ve hep kitlelerden bahsediyorsun. Kişisel
olarak işinin neresinde duruyorsun?
KE: İçinde. Duruşum
zamanla değişti, gelişti,
başka formlar aldı, ama bir şekilde
hep işin içindeyim. Aslında, her projem, kişisel
olarak rahatsız olduğum durumlar üzerine kurulmuş
değil. Ben
Askerim, Bayrak ve Untitled, kişisel
durumlarla, ilk gençlik yıllarında yaşadığım
travmalarla ilgili. WEDDING’de biraz
uzaklaşmaya başlıyorum.
Konu daha toplumsal bir hal almaya başlıyor. TANKLOVE dersen, yine toplumsal bir konu
var. Video, Türkiye’nin siyasi tarihi ile ilgili ama beni kapsayan kişisel
bir uzantısı da var bunun. Zira, yurtdışında sık
sık maruz kaldığım, “biz demokratiğiz,
siz değilsiniz” tarzı yüzeysel fikirlere bir tepki
de var. “Bakın, bir gün sizin de başınıza
gelebilir” demek için yaptım bu projeyi. Filipinlileri konu ettiğim
proje düşünülünce... Ben de bir göçmenim, yurdumdan
uzak yaşıyorum ve memleketimi özlüyorum. Ama...
ED: Aşura’yı sorayım?
KE: Aşura’da benimle ilgili, kişisel
bir problem yok.
ED: Sanırım yıllar içinde yapmak istediklerin
daha netleşti. Kitlelere, topluluklara ve onların ritüellerine
olan ilgin belirginleşti. Bunun getirisi olabilir
mi?
KE: Kitlelere ilgim farkında olmayarak başladı
bence. Benim şöyle bir meziyetim var: insanlarla
rahatça iletişim kurup onları bir araya
getirebiliyorum. Sanat pratiğimin de en güçlü tarafı bu
belki de.. Kendimi de çok açıyorum onlara. Bu projelerde beraber çalıştığım
ya da konu ettiğim kişiler
benimle ilgili çok şey bilirler. Hiç sakınmam, saklamam.
Belki Şiilerle olan projede bu durum biraz farklı
gelişiyor. Onlarla, İsrail’deki
Filipinli arkadaşlarımla yaptığım
gibi her şeyimi konuşamadım
henüz. Bir ay boyunca her akşam camide buluşup
provaları izledim, çekim yaptım, ama prova bitiminde onları geride bırakıp
mahalleden ayrılır, kendi hayatıma geri dönerdim. Bu süre içinde çok kişisel
seyler konuşmadık. Ama Aşura
gününden sonra, yani çekimler tamamen bitince, evlerindeki yemeğe
çağrıldım. Orada birçok şey
anlattım, beni daha yakından tanıdılar, ama her şeyimi
anlatamadım.
ED: Binibining
Promised Land’de, içinde
bulunduğun topluluk daha eğlence
amaçlı bir arada. Sonuçta, hayatları sıkıntılı olsa da eğlence
icin bir araya gelmiş insanların yaptığı
bir güzellik yarışmasından bahsediyoruz. Aşura’daki topluluğa
bakıncaysa, Binibining’dekiyle kıyas
edilemeyecek kadar ciddi bir konu var. Buna bağlı
olarak, senin iletişiminin de etkileniyor
olmalı, değil mi?
KE: Tabii ki. Zaman içinde onlarla iletişimim
değişik
boyutlar alacaktır, eminim. Onlarla her sene daha da ilerleteceğim
ilişkimi.
ED: Hiç devam etmek istediğin
bir projen oldu mu?
KE: Projeler aslında hep devam ediyor. Filmler
bittiğinde bu gruplarla iletişimimi
sürdürüyorum. Sık sık geri dönüp onları ziyaret ediyorum. Gidemediğim
zamanlarda Facebook’dan hep iletişim halindeyiz. Filipinliler
arasında bir tek James Dandan
(organizatör olan transeksüel) Facebook kullanmaz, onunla da her ay telefonda
konuşuruz. Nasıl diye merak eder, ararım hep. Sırdaşızdır.
Saatlerce konuşuruz. Dedikodu da yaparız. Mesela,
geçenlerde telefonu açar açmaz “My friend, my friend there is a problem!” (Arkadaşım,
arkadaşım bir sorun var!) dedi. İsrail
vizesi bitmek üzereymiş. “Filipinler’e dönmek
istemiyorum. Türkiye’ye geleyim, oradaki travestilerin durumu iyiymiş”
dedi. Ben de “İyi ama o kadar da iyi değil
dedim.” “Peki o zaman Almanya’ya geleyim, gelince orada bana bir iş
bul” diye cevap verdi. “Yapma, öyle zor olur, önce sana vize almamız lazım”
dedim ben de. Ertesi ay İsrail’e gittiğimde,
Facebook’tan benim Tel Aviv’e geldiğimi öğrenenlerden
bir kısmı hemen beni arayıp benzer isteklerde bulundular. Hem (üzüntüden) içim
burkuldu, hem de aramızda seneler içinde gelişen
güveni düşünüp garip bir şekilde
gururlandım.
TANKLOVE’ı yapalı üç sene oldu. Her sene çekimleri
yaptığım yere gider, köy halkını ziyaret ederim. Tankın
asfaltta bıraktığı izleri tekrar görürüm.
Beraber yemekler yeriz. İlk defa bu sene bir problem
oldu, gidemedim. Bu sefer kendi kendime şöyle
dedim: “Artık çok dağılıyorum. Aynı anda Binibining, Aşura derken çok sayıda insanla
iletişim kurmam gerekiyor ve takip etmem zorlaştı.”
Ama geriye döndüğüm de oluyor. WEDDING ise daha ‘voyeuristic’ bir iş.
Bu projede çalışırken, çekimleri yapar
yapmaz kaçıyordum. O zamanlar, topluluklarla ilişkilerim
Aşura
ya da Binibining zamanındaki gibi değildi.
Ama WEDDING
bu günlerde Berlin’de sergileniyor ve filmde görünen insanları teker teker
bulmaya çalışıyoruz. Bu kişilere
ulaşıp, onları sergiye davet etmek ya da filmi
ellerine ulaştırmak istiyorum.
ED: Bu etik bakış
zamanla gelişti sanırım?
KE: Evet. Artık eğer
çekmiş olduğum
insandan tam izin alamazam bu durum beni rahatsız etmeye başlıyor.
‘Voyeuristic’ projeler yapmam zamanla zorlaştı,
çünkü kendime böyle bir ahlak edindim. O yüzden şimdi
geri dönüp WEDDING filminin içindeki
kişileri bulmak, “Yıllar önce sizleri çekmiştim,
gelin bakın” demek istiyorum.
Caferi cemaatinden Adem,
Winterthur’daki sergiye gelmek istediğini
söyledi. Eskiden olsaydı endişe ederdim, acaba beğenecek
mi, diye. Ya da cemaatin liderleri ne diyecek kendime diye sorar, büyük heyecan
yapardım. Ama şimdi, beğeni
ya da sonucun o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum.
Durum başka bir boyut kazandı. Onlar benim çabamı
gördüler ve işe bu gözle bakıp çabamı
takdir edecekler.
ED: Aşura ilk işin
olsaydı belki de senin bu tavrını anlayamayacaktık. Bu etik kararların görünür
olmayacaktı. Ne dersin?
KE: Bu senin anlattığın
yaradılışı tersine çevirmek gibi oluyor. Ben öyle düşünmezdim.
Böyle olması gerekiyordu, oldu...
ED: Bunun gibi dini bir ritüelin gösterilmesi
hakkında doğal bir endişe
taşıyabilirdim. Ama yaklaşımını
ve konu ettiğin insanlarla olan ilişki
biçimini düşününce rahatlıyorum. İkna
oluyorum. Ben de İstanbulluyum, ben de bu meselere yakınım. Bu politik konuların
nazik dengesini düşününce bu soruyu sormak
istedim. Kim neyi ne şekilde söylüyor? Bunu düşünerek
sordum sorumu. Yoksa, haklısın, yaradılışı tersine
çeviremiyoruz...
Peki sen Türkeye’deki sanat
üretimi içinde kendini nasıl konumlandırıyorsun?
KE: Vallahi pek konumlandıramıyorum galiba. Kendimi
konumlandırayım mı bilemiyorum. Bu pek ilgimi çekmiyor. Bu soruya cevap vermek
için düşünmek de ilgimi çekmiyor. Ben kendi yolumda
ilerliyorum. Sık sık sorarım kendime: Sanatçı ne kadar diğer
sanatçıların farkında olmalı? Sanatçı ne kadar diğer
üretilen şeyleri görmeli? Yani hiç ilgim yok diyemem,
var. Ama çok ilgilenmiyorum.
ED: Bu tavrın, sanat üretimine nasıl başladığınla
ilgilidir belki de. Geleneksel biçimde okulda başlayanlar
farklı tabii. Sen sonuçta bir tercih yaparak bu alana girdin. Ben oyuncu olmak
istemiyorum diyerek sanata başladın. Bu yüzden kendini
konumlandırmakla ilgilenmiyor olabilirsin misin?
KE: Evet, başta
hiç film yapma fikri yoktu. Ama sanırım bununla ilgili değil.
Okullu olanlardaki sıkıntıları ben de fark ediyorum. O endişeler
bende yok mu? Tabii ki var. Her sanatçı onaylanmak, kabul edilmek ister. Ama
ben olayları ulusal boyutta ya da İstanbul ve Berlin boyutunda
görmüyorum. Biraz daha geriye dönersek, benim ulus devletle boşuna
problemim yok! Ulusal temsilleri anlayamıyorum. Ben burada, Berlin’de Türk yemeğini
övebilirim, geldiğim ülkenin şimdiki
iyi enerjisini övebilirim, sık sık “Türkiye iyi gidiyor!” diyebilirim. Ama ben
kendimi bir ülkenin vatandaşı olarak göremiyorum. Niye
Berlin’deyim diye sorabiliriz. Demek ki, Türkiye’de bana batan bir şeyler
var, demek ki ben orada rahat değilim, bazı şeylerden
memnun değilim. Dolaşmayı
da seven biriyim. Burada, Berlin’de olmak istememin en büyük nedeni şu:
küçüklükten beri hep uluslararası bir şehirde yaşamak
istedim. Bir gece yemeğe Arjantinli bir arkadaşım
gelsin, diğer bir gece İsrailli,
başka bir zaman Lübnanlı bir arkadaşım
bana eşlik etsin, sonra hep birlikte gelsinler, aynı
masayı, aynı yemeği paylaşalım
istiyorum. Yeter ki hep aynı çevrede bulunmayayım.
ED: Belki de sen bu sebeple
farklı cemaatleri filmlerine konu ediyorsun. Böyle bir bağlantı
olabilir mi?
KE: Evet, olabilir.
ED: İstanbul
sen büyürken şimdi olduğundan
daha tek kültürlü bir yerdi tabii.
KE: Belli ki şimdi
daha iyi. Ama hala farklı kültürlerin bir kavşak
noktası değil. İmparatorluk
zamanı gibi herkes oraya gitmek istemiyor. Çok gelen giden var ama yine de bir
dünya kenti değil. İmparatorluğun
yıkılması ve ulus devletin kurulmasıyla yakından bağlantılı
bir şey bu. Ama tek sorumlu ulus devlet mi
bilemiyorum. Her neyse, o şehir uluslararası kimliğinden
sıyrılıp bir Türk şehri haline gelmiş
ve bu benim büyük bir problemim, Ben bu yüzden kaçtım. İlk
Londraya gitmiştim. O sıralar gerek kendi
merakımdan gerekse lisedeki eğitim sisteminin etkisiyle
Batı edebiyatının başyapıtlarını okurdum.
Dickens’i severdim. Orada hep Londra anlatılırdı, o yüzden çok özenirdim.
Dickens’ı şimdi okursam, yazılanlara farklı bakacağıma
eminim. Ama bir hevesle kaçmak istiyorsun. İstanbul’da
yaşayanlar bilir: herkes oradan kaçmak ister.
Sen de kaçmak istiyorsun.
ED: Ben büyürken kozmopolit bir
yer özlemi çekiyordum diyorsun. İşlerin
sadece Türkiye bağlamından çıkmıyor. Başka
ülkelerdeki göçmenler, farklı yerlerdeki yaşam
biçimleri hakkında çalışıyorsun. Binibining’de İngilizce
konuşuyorsun ama Aşura’daki iletişimin
anadilinde.. Danimarka’da karşına aldığın
kitle, performansın kitlesi tamamen Danimarkalı. Burada, bulunduğun
coğrafyalarla işlerinin
ilişkisi üzerine konuşmak
istiyorum. Bazen insanlar kendi kimliklerinin ait olduğu
yerlerden ve şeylerden uzak yaşamaya
karar verirler. Bazıları, kendi milletiyle problemi olduğu
için ülkesinden kaçıp yurtdışına gider. Sen, azınlıklar,
göçmenler gibi anavatanından (memleketinden) uzakta yaşayan
küçük grupların gerçek hayat temsilleriyle ilgileniyorsun. Orta Doğu
denilen coğrafyada bulunmuşluğun
var ama orada işgale yönelik bir iş
çıkarmadın. Bulunduğun coğrafyalarla
ilişkin nasıl?
KE: Ben de kaçıyorum. Kaçmak, aşk-nefret
ikilemiyle de ilgili. Bazen nefret ettiğimiz için
kaçtığımızı düşündüğümüz
bir şeyi aslında çok sevdiğimiz
için bırakmış olduğumuzu
fark ediyoruz. Nefret ettiğin için kaçtığın
ülkeye uzaktan bakınca o ülkeye dair sevgin pekişiyor
aslında. Bende bu oldu. Yurtdışına gide gele, kendi
kültürümü daha iyi anlayıp sevmeye başladım. Bu
süreç içinde daha çok Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşamama
rağmen, kendi kültürüme daha yakın olan komşu
ülkelerin kültürü ile daha yakından ilgilenmeye başladım.
Komşu derken Türkiye’nin şimdiki
sınır komşularından değil,
Osmanlı İmparatorluğu
sınırları içinde kalan bütün kültürlerden bahsediyorum. İsrail,
Filistin ve Lübnan’a olan ilgim buradan kaynaklanıyor. O coğrafyadaki
kültüre bakınca bizimki ile benzerlikler göze çarpıyor. Yemek kültüründen,
kıskançlık ve dedikodu kültürüne kadar... İmparatorluğun
yüzyıllar boyunca devam etmesinin sebeplerinden biri de, içinde bulunan
halkların duygusal olarak birbirine benzemesi. Mesela denizaşırı
koloniler üzerine kurulan Britanya İmparatorluğu’nda
böyle bir bağ söz konusu değil...
Anlattığım
bağlar yüzünden, Doğu
Akdeniz bölgesi beni çok çekti. Orada, halkın içinden biri gibi hissediyorum
kendimi. Onlar da beni öyle kabul ediyorlar. Avrupa’da yaşarken böyle
olmadı. Bu da bana esin veriyor haliyle. Şunu da
itiraf etmeliyim: ‘conflict’ (çatışma, anlaşmazlık) de
bana esin veriyor. Örneğin, Almanya gibi, damda
kalmış bir kedinin televizyonda haber olduğu
muhafazakar bir kültür, bana iş yapma konusunda çok esin
vermiyor. Ama burası, konsantre bir şekilde
çalışmak için iyi bir coğrafya.
İşte ben de bu nedenle işlerimi
Türkiye ya da benzeri coğrafyalarda çekip, Almanya
gibi sakin bir ortamda montajlıyorum. Yani Berlin benim için bir kütüphane.
Berlin’de
beni ziyarete gelen İsrailli bir arkadaşım
“Ben Tel Aviv’i bırakıp New York’a yerleşeceğim,
acaba nasıl olur” diye sordu bir gün. “Alışırsın
zamanla, bak ben nasıl alışıyorum” diye cevap verdim. O
da, “Sen dünyanın her yerinde yaşarsın, iki ayda alışır,
onları da alıştırırsın kendine!” dedi. Daha
önce de söylediğim gibi, benim farklı insanlarla
iletişim kurabilme kabiliyetim var. Ve zaten sanat
pratiğim de bu. Buna sanat denir mi? Bilmiyorum ama
bu soruyla çok da ilgilenmiyorum.
Türkiye’deki
sanat çevresi içinde kendini nasıl konumlandırıyorsun diye sormuştun.
Aynı şeyi Almanya’daki sanat çevresi için sorsan,
yine cevap veremeyebilirim. Bu konuyla ilgilenmedigim ortaya çıkıyor böylece. İlgilenmiyorum
hakikaten. Bunu çok siniri bozulmuş bir şekilde
de söylemiyorum. Kimileri der ki “ben katiyyen sergi açılışlarına
gitmem!” O şekilde değil
benimki.
Geçenlerde
SALT’ın açılışında, Hüseyin Alptekin
sergisinde beni çok duygulandıran, ağlamama
neden olan bir sözü vardı.—duvarda yazılı bir altıntı: “ I love art, I hate
artists.” Çok güzel bir söz. Ben “hate” kelimesini kullanır mıyım, bilmiyorum.
Aslında ben de kullanırım. Çünkü Hüseyin bunu çok güzel, çok içten söylüyor. Hüseyin’i
tanıdığım için de biliyorum. Benim en çok hoşuma
giden şey, sanatçının kişiliğini
tanımak, öyle bakmak işlere.
ED: Hah işte
bu. Sanatçının kişiliğini
tanımak ne kadar önemli, ben de bunu sormak istemiştim!
KE: Çok önemli olduğunu
düşünüyorum. Benim bilinmem lazım, işi
gören bir insanın işin içinde benden bir kaç
parça bulması lazım.
ED: Aslında bu söylediklerin
önceden sormuş olduğum,
senin işin neresinde olduğuna
dair soruya da cevap oldu.
KE: Ben
aslında işin içinde
varım. Kendimi çok öne çıkarmak da istemiyorum. Alfred Hitchcock her filminin
içinde illa görünür, ya da David Lynch filmlerinde oynar. Benim öyle bir
görünürlük amacım yok. İşin
içinde, göze çarpmayacak şekilde var olmak istiyorum. Benim
işin içinde var olma yöntemim, konu ettiğim
kişilerle uzun zaman geçirmek, onlarla aynı yola
girmek ve baş koymak ve bütün bunları
içten gelerek yapmaktan geçiyor.
ED: Projelerin, hayatını steril ortamlarda geçiren
birisi için çok kafa açıcı olabilir. Bazı işlerinde,
pek çok insanın hiç tanımadığı ve hayatlarında karşılaşma
imkanı sınırlı olan toplulukları gösteriyorsun. Örneğin
Aşura,
WEDDING ve
Binibining’de alışılmadık topluluklar var. Aslında,
izleyiciye, steril bir çevrede yaşıyorsunuz mesajını da
iletiyorsun bir şekilde. Sen ne düşünüyorsun?
Sembolik bir örnek vereyim,
bizler (Türkiye’de yaşayan sanatçılar) genellikle (Avrupa
ve Kuzey Amerika’da yaşayan) adımızı telaffuz
edemeyen insanlarla çalışıyoruz. Ama biz onların
isimlerine aşinayız. Bu isimleri bilmemiz,
matbaa ve ekonomiyle modernitenin getirisi bir yaygınlaşma
sonucu, ama diğer tarafta bilinmeyen pek
çok cemaat ve yaşam biçimi var. Hem batıyı
anlamış hem de doğuyu
çok iyi biçimde de içselleştirmiş
olarak sen bayağı değerli
oluyorsun. Aslında burada bir adaletsizliğe de işaret
ediyorsun.
KE: Evet, işlerimle
bir tokat atmak istiyorum bazen. Ben yaramaz bir insanım aslında. Hırçın bir
tarafım da var. Gündelik hayatımda görünmeyen hırçın tarafımı sanatı kullanarak
ortaya çıkartıyorum. TANKLOVE’da, sokaklarda
tank yürüttüm, çünkü Avrupalılara kızmıştım,
Kuzey Amerikalılara kızmıştım—“siz mi bize demokrasiyi
öğreteceksiniz” diye. “Bak gülme, bir gün senin
başına gelebilir” demek istedim. 2003 yılında
Kiasma’da Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi’yle beraber Kimo işini
yapmıştık. Bir ay boyunca Platform’un ofisi ve
galerisindeki sesleri, konuşmaları kaydetmiştik.
Bunları Kiasma’da bir ses yerleştirmesi olarak tekrar
canlandıracaktık. Vasıf [Kortun] işle ilgili olarak “inhale” ve
“exhale” terimlerini kullanmıştı. Yani İstanbuldaki
sesleri “inhale” edip, Helsinki’de “exhale” edecektik. Benim aklıma “exhale”
yerine “vomit” (kusmak) sözcüğü gelirdi hep. Yani içimde
hep bir kızgınlık vardı, Avrupa’daki steril ortama ve onun getirdiği
yukardan bakma haline dair. İnsanlara, “bakın dünyada
neler var, ne değişik
hayatlar var” demek istiyordum. İnsanlar neler yaşıyorlar.
İsrail’de yaşayıp
da birçok İsraillinin farkına varmadığı
Filipinli göçmenlerin hayatıyla ilgileniyorum, ya da İstanbul’da
yaşayıp da birçok Istanbullunun bilmediği
Şii azınlıklarla çalışıyorum.
Anneannemiz der ya, “oğlum bak ne hayatlar var”. İşte,
ben bunu göstermek istiyorum.
ED: (Türkiye ile ilgili) konumlandırmaya dair
neden o soruyu sordum, onu ifade edeyim. Egzotiklestirme ve kimlik politikaları
sorunlarına yaklaşımını öğrenmek
için sordum. Mesela, Untitled isimli
türban işinin algılanışında
ve dağıtımında, senin üretimini bir yana koyarsak,
egzotikleşme tehlikesi var. Bu yüzden, sınırlandırılmış
bir bağlam dışında,
uluslararası bir alanda hareket edebilmen iyi bence.
KE: Aslında ben sorayım sana... Sen beni nasıl
konumlandırıyorsun?
ED: Aslına bakarsan, sana soru sormaktan ziyade
yorum getiriyorum. Böyle sohbet etmek ikimize de iyi geliyor belki de. Sonuçta
kendini Türkiye bağlamında değerlendirmiyor
olmanın iyi tarafları da var—bu, sana daha geniş
bir alan sağlıyor. Zira, kendini egzotikleştirmekten
öteye gitmeyen bir sürü üretim görüyoruz etrafta. Sen bunlardan ayrı
duruyorsun.
KE: Aslında ben kendimi egzotiklestiremem, çünkü
kendimi ilginç bulmuyorum.
ED: Ben bu konuyu gündeme
getirdim, çünkü içinden hep çıkmaya çalıştığımız
bir durum var. Ben bunu ‘sahte alçakgönüllülük’ (false modesty) terimi ile açıklamaya çalışırım.
Batılının, söylem olarak seninle eşitmiş
gibi yapıp, gizliden seni daha alt bir konumda algılaması. Bu da genellikle işin
egzotiklesmesi veya kendini egzotikleştirmenin
kaynağıdır. Senin bu durumda yaklaşımını
merak etmiştim. Sen kendi işlerinde
kameramansın, montajcısın, yapımcısın ve olayı bire bir tecrübe eden kişisin.
Sen kendini işin içinde nasıl bir
pozisyonda görüyorsun? Öyle bir persona
seçer misin kendine? Çevirmen, gözlemci, müellif... Ne dersin kendine?
KE: “Attached observer” diyorum
kendime. Katılımcı olmak da var ama bu benim için tam olarak mümkün değil.
Zira, ben Şii değilim,
Filipinli göçmen kadın değilim, Almanya’da doğup
büyümüş bir Türk değilim.
Ben, olsa olsa, eve gelmesinden memnun olunan, iyi bir konuğum.
Bir de, ait olduğum kültürde, insanlar hikaye
anlatmayı, film çekmeyi ve bunları yayınlayıp göstermeyi severken, konu aldığım
gruplarda bu o kadar önemli değil. Bu durumda ben arada
kalmış bir “mediator” (aracı) gibiyim. Author
(müellif) demem, yönetmen de diyemem, sanatçı da diyemem kendime.
ED: Bu senin sanat tanımın
olsun o zaman.
KE: Hito Steyerl da senin gibi
düşünmüştü. Bana
“sen ‘messenger’sın” (haberci)
demişti. Kabul edebilirim bunu. Dışardan
birinin işini değerlendirmesi,
kendi pratiğini
anlamana yardımcı oluyor.
ED: İşlerinde
çok güzel bir şey var: azınlıkları veya az
temsil edileni göstermek. Aynı zamanda, egzotikleştirilme,
etnik belgeselleşme tehlikesi olan bir tarafı
var. Ancak inanılmaz gerekli bir ses de çıkartıyor işlerin.
“Sen yaptıklarını belgesel sayar mısın” gibi bir soru sormak istemiyorum, ama
belgesel tekniklerinin bazılarını kullandığını
söylemek lazım. Mesela, konu ettiğin gruplarla bir süre
birlikte yaşıyorsun. Senin “attached observer” dediğin
şekilde, ya da aktüel kamera kullanıyorsun. Bu yaptıklarınla ve
kullandığın araçlarla, belgesele ve daha doğrusu
ötekinin sesine ne kadar yaklaşıyorsun?
KE: Ben hep kendimi belgeselden
uzak tutuyorum ama tabii yaklaşan bazı şeyler
var. Benim gibi çalışan başka
sanatçılardan haberim var, ama işlerini görmek konusunda çok
büyük bir merakım yok. Her neyse, sanıyorum benim için en önemli olan, teknik ya
da yöntem ve konu ettiğim insanlarla benim aramda
bir bütünlük olması. Sadece bir film projesi olarak bakmıyorum konuya. Zaman
içinde fark ettim ki projelerim aslında benim kendimi bulmam için birer araç.
ED: Ya da tersi.
KE: Nasıl yani?
ED: Taşıyacağı
mesajı kendi bulan ‘messenger’ diyelim. Sen de onları filminde göstererek onların
kendilerini tanımasını sağlıyorsun. Mesajı kendi bulan
derken, aslında hem onlar için, hem de izleyen bizler için. O grupları daha iyi
tanımak için bize olanakları bizzat sen sağlıyorsun. O açıdan da değerlendir,
kendine haksızlık etme bence.
KE: Ya işte
haklısın, ama ben kendim hakkında böyle bir ifade kullanmaya çekiniyorum. Egoizm
gibi geliyor; mütevazı kalmak istiyorum.
ED: Binibining projesini montajlarken, güzellik yarışmasını
düzenleyen kızların estetiğiyle montajladığını,
onlara danışıp onlardan esin aldığını
biliyorum. Senin bu işini belgeselden ayıran esas şey,
kurguya yüklediğin değişik
değer olabilir mi? Yani sanki gerçeği
gerçeğe en yakın şekilde
kurguluyorsun gibi...
KE: Son zamanlarda “raw” (“raw footage”dan geliyor—katıksız, ham) olanla
ilgileniyorum. B’Tselem arşivlerini görmemle birlikte
başladı bu süreç. B’Tselem’in video departmanını
kuranların eski belgeselciler olduğunu öğrenince,
projeyle çok ilgilenmiştim. Bu kişiler,
belgesel yapmayı bırakıp bu projeyi başlatmışlar.
ED: Öyle mi! Bak bu çok
etkileyici.
KE: Evet, evet. Kurucusu Oren
Yakabovic ve şimdiki yönetmen Yoav Gross’un
ikisi de eskiden belgesel filmciymiş. “Ama sonra
anlamsız gelmeye başladı, daha fazla yapamadık, ‘Shooting
Back’ projesini başlattık” demişlerdi.
“Shooting Back” beni en cok etkileyen projelerden biridir. Onlar, belgesele
yepyeni bir boyut kazandırdılar. Müellifin olmadığı
bir şey çıkarttılar. Bu, hem dünya için, hem de
oranın halkları için son derece önemli bir projedir.
ED: Sen herhangi bir toplulukta
gizli kamera kullandın mı?
KE: Kesinlikle hayır. Benim en
sevmediğim şey budur.
Çünkü ben önce bir arkadaş olurum ben o toplulukla,
kameramı cebimden çıkarmam. Sonra, doğru zaman
gelince, izin isterim. İzin verirlerse, yavaş
yavaş çekmeye başlarım—sınırlarımı
hissederek. İzin vermezlerse, katiyyen
çekmem. İzinsiz çeken sanatçıların işini
görünce de son derece sinirlenirim.
Geçen
Berlin Bienali’nde böyle bir film görmüştüm.
Beyaz Amerikalı Mark Boulous’un bir filmi. Nijerya deltasındaki petrol
kaynakları ile ilgili bir film. Filmin bir bölümünde kameraman, sanatçı—her
kimse—kamerayı Nijeryalı bir adama doğrultmuş,
adam “çekme beni!” diyor, kamera hiç istifini bozmadan çekmeye devam ediyor!
Dayanamadım, hepsini seyredemeden kaçtım Kunstwerke’den. Tüylerimin diken diken
olduğunu hatırlıyorum.
Yael
Bartana da İsrail’de ultra Ortodoks Yahudilerin yaşadığı
bir mahalleye Purim bayramı sırasında kamera ile girip çekimler yapıp bunlardan
bir film yapmıştı. Sanatçının “outsider”
(yabancı) olduğu ve görüntüleri kaydedilen
insanların kameranın varlığından pek mutlu olmadıkları
çok açıktı.
ED: Binibining’in
ilk versiyonunu, Fazla Mesai
sergisinde, Pilvi Takala ve Mark Brogan işleriyle
bir arada gösterdiğinde, işinde
söylemediğin bir kısım görünür hale geldi: çalışmayla
ilgili olan, zor koşullar. Mesela orada bir
güzellik yarışması gösteriyorsun ve eğlenen
insanlar görüyoruz. Fakat gerçekte bu insanların çalışma
koşulları hiç de kolay değil.
Son versiyonda bu sebeple mi röportajları ekledin işine?
KE: İkinci bir
ses gerekiyordu o işte. Hakikaten o kadar karışık
bir durum ki! Sen git İsrail’e, o kadar şey
arasından, orada çalışan Filipinli göçmen
hastabakıcı kadınların güzellik yarışmasını çek!
Baksana, bu ufak cümle içinde bile ne kadar gariplik var! İşte
bu durumun fazla komediye ya da sarkazma kaçmaması için biraz “intimate”
(samimi) bir şey gerekliydi. Bu hayatı
bizzat yaşayan insanların sesi gerekiyordu. James’in
konuşması gerekiyordu mesela, ya da Mary Lou’nun. Proje
sadece filmden ibaret olsaydı, onlara haksızlık olurdu.
ED: Dergilerden de bahseder misin biraz? Dergileri
bu sunumun bir parçası yapmaktaki amacın neydi?
KE: Onların sesini ve ruhunu oraya taşımak.
Filipin cemiyetinin birçok dergisi var İsrail’de:
Focal, Manila Tel Aviv, Kapamilya, Mabuhay Israel, vs. Bu dergiler,
Almanya’daki Türk göçmenlerin Merhaba
dergisine çok benziyor. Göçmenlerin çıkardığı
dergiler, dünyanın her yerinde aynı şeylere
hizmet veriyor. Topluluğu bir arada tutuyor,
memleket özlemini gideriyor. Örf ve adetlerini, dillerini koruyor. Tıpkı
göçmenlerin şehrin belli bir mahallesinde
beraber yaşamaları gibi. O da aynı şeye
hizmet ediyor. Mesela güzellik yarışmasının
yapıldığı otogar Tachana Merkazit, tamamen göçmenlerin
kontrol altındaki halka açık, kamusal bir mekan. Otogarın 5. katındaki
dükkanların bulunduğu koridora “Manila Avenue”
denir. Bütün dükkanlar Filipinililerindir, hastabakıcı kadınlar evde hastaya
bakarkenki boş zamanlarında Filipin
yemekleri yaparlar, sonra Cumartesi günleri bu Manila Avenue’de satarlar. Bazı
dükkanlar Filipinler’den mallar getirir. Barlarda Filipin birası içilir. Kısacası,
memleket özlemini gideren malların satıldığı
bir yerdir burası. İstanbul otogarını andıran renkli
bir karmaşa vardır orada. Bu arada, Almanya’da Türkler işyeri
açabiliyorlar ama İsrailde’ki Filipinlilerin bu
tür hakları yok. Tachana
Merkazit’teki Filipino dükkanlarını Filipinliler açamaz, ancak İsrailli
bir kocası var ise onun üzerinden açabilir. Çalışma
izinleri sadece hastabakıcı olarak verilir ve 4 yıl ile sınırlıdır.
Dergilere dönersek, bu
dergiler yaklaşık 10 yıldır çıkıyor.
Dolayısıyla hepsini koyamazdım. Bir seçim yaptık ve benim hem görsel hem de içerik
olarak ilginç bulduğum ve son 3 sene içinde
yayımlanmış sayıların, kapaklarını, kronolojik olmayan bir
sırayla müzenin bir duvarına, bir kolaj halinde yerleştireceğiz.
Dergileri yan yana gördüğümüzde, çok ortak konu çıkıyor
ortaya—güzellik sırları, sınırdışı etme, kadına yönelik şiddet,
yani dövülmeler... Birçok kapakta, dövülen kadınların resimleri var, birçok
kapaktaysa güzellik yarışmaları var. Sen bir seyirci
olarak sergiye gittiğinde, İsrail’de
yaşayan Filipinlilerin son üç senelik hayatlarını
şöyle bir taramış
olacaksın. Bir de ilginç bir şey: dergilerin arka
kapakları genelde en büyük ve en pahalı reklamın yeridir. Biz gördük ki birçok
dergi arka kapağına reklam almamış.
Onun yerine İsa ikonu var. Altında da
“Jesus I trust in you” yazıyor. İsa ikonu, benim de çok
sevdigim bir imaj. Metruk bir binanın bir katında yarattıkları Divine Mercy Şapeli’nde
de bu İsa ikonu var. İşte
duvardaki kolajın içinde bu ikonu tekrarlayarak yerleştireceğiz.
Bunu, dinin bu cemiyet için ne kadar önemli olduğunun
bir göstergesi olarak kullanıyoruz.
ED: Sence sergideki bu imajlar Aşura ile
Binibining’i birbirine bağlar
mı? İki ayrı topluluğun
sergi içindeki bir aradalığına yardımı olur mu?
KE: Tabii, İsa
imajıi Aşura’ya
bağlayacak. Tel Aviv’deki Filipinli göçmenleri İsa,
İstanbul’daki Caferi azınlığı
Hüseyin bir araya getiriyor/kenetliyor. Aslında ikisi de aynı yere geliyor: benim
dine merakım.
ED: Evinde bir-iki kitap gördüm, biraz da konuşmalarında
son dönem böyle bir eğilim fark ettim. Aşura
videosunun taslak haline bakarken de biraz dini tutkudan (coşku
anlamına gelen tutku) bahsettik. Sanki sende biraz dinle ilgili, yani dini
kavrayışla ilgili bir merak var. Biraz bundan
bahsetmek ister misin?
KE: Evet. Aşura’dan önce Binibining’le
başladı. Doğuya
gide gele başladı. İstanbul’u
doğu saymıyorum ben, yani İstanbul’da
doğu var ama biz oraya gitmiyoruz çünkü ‘cool’
değil. O zaman, doğu
görmek için İstanbul’un doğusuna
gitmemiz gerekiyor. Bu da utanç verici bir şey...
Benim şehrim doğuyu
bin küsür sene yönetmiş bir şehir.
İmparator Konstantin kendini Roma’dan ayırarak
kurduğu yeni imparatorluğun
adına Doğu dedi, Bizans İmparatorluğu’nun
1.000 küsür yıllık ömrü ve Osmanlı’nın 500-600 yıllık hakimiyetini düşününce,
1.500 yıl Doğu’nun merkezi olan bir
yerden bahsediyoruz. Ama ne yazık ki bir buradan doğuyu
göremiyoruz. Burada Doğu var ama biz göremiyoruz.
Tabii ki, bu, cumhuriyetle de alakalı. Onun getirdiği
eğitim sistemimizle alakalı. Ben Kudüs ve
Beyrut’a ilk gittiğimde, dinin topluluklar
üzerindeki kenetleyici rolünün farkına vardım. Bu beni çok etkiledi. Bu ilgim, İbn-ül
Arabi’yi keşfetmiş olmamla
da alakalı. Aynı zamanlarda Canetti’nin “Kitle ve İktidari”nı
da okuyordum.
ED: Aslında sen kitlelerle ilgili çalıştığın
için, eninde sonunda buralara gelmen kaçınılmazdı belki de. Ritüellerin dinle
bağlantısı malum, ritüelin özünde din var. Ama
sanki kişisel ve insani olarak da başka
bir perspektiften dine bakıyormuşsun gibi geldi. Hani
kitleleri bir araya getiren tutkallara ilgin ve bunlardan biri olarak din...
Hatta sen diğer tutkaldan nefret
ediyorsun.
KE: Evet
milliyetçilikten nefret ediyorum.
ED: Kitleleri bir araya getiren tutkallardan
bazılarından nefret edip, bazılarını onaylıyorsun. Bunlar işinde
de görünüyor aslında...
KE: Benim bir dünya özlemim var galiba. Hoşgörü,
beraber yaşama, arkadaşlık,
anlayış, davet etmek, misafirperverlik gibi şeyler...
Ben bunlardan kurulu bir dünya düzeni olsun istiyorum. Bunlar cok “cheesy” şeyler
gibi gelebilir kulağa, öyle de... Hani güzellik
yarışmalarının sonunda soru cevap olur ya, yarışmacıların
ağzından çıkan cevaplarla hep alay edilir... Biri
der, “Sevgi, barış, kardeşlik!”
Öteki der, “Balinaları kurtaralım, doğayı
koruyalım”. Biz de güleriz, “Ne salak kız!” deriz. Ama bence çok haklı oldukları
bir nokta var. Herkesin sonunda istedigi şey bu! “Sevgi,
barış, kardeşlik!”
Sürekli bir kavga, sürekli bir savaş halinde olmamak...
İnanan
insanlarda gördüğüm ve beni etkileyen en
önemli özellik, rahat ve sakin bir dünya görüşüne
sahip olmaları. Bu kişilerin daha hoşgörülü
olduklarını düşünüyorum. Acıya dayanıklı ve
dünyadaki meselelerin çözümünü daha sakin gören kişiler
olduklarını düşünüyorum. Benim yetişmemde
bu yoktu, mesela ben tiyatro yapmaya başladığımda,
orada hep bireyin başarısı önemliydi. Birey hep
diğerini ezecek, ondan iyi olacak, kendini kanıtlayacak...
Ben de öyle davranırdım. O dönemlerde İstanbul
Kültür Sanat Vakfı’nda beraber çalıştığımız
Dikmen Hoca (Gürün)— ki sonra doktora profesörüm olmuştur—bir
gün bana, “Köken sen bazen farkında olarak veya olmayarak, insanların üzerine
basıyor, kendi egon için, kendi başarın için bir şeyler
yapıyorsun” demişti. “Onaylamıyorum, ama sen
bunu yapmaya devam et, ben seni durduramam. Zaten bunu yapmayan yol alamıyor
günümüz dünyasında. Bir gün beni anlarsın” demişti.
Yıllar içinde ben değiştim,
şimdi sana söylediklerimi söyleyebilir hale
geldim. Yıllar sonra bir gün kendisini ziyaret ettiğimde
, “hocam ben artık o evreden çıktım, sizi de hep saygıyla anıyorum” dedim. İşte
bunları fark etmem, inanca olan yakınlaşmama denk
düşüyor. Sonuç olarak, ben de, Durkheim gibi
dünyadaki en büyük ayrımın inananla inanmayan arasında olduğuna
inanmaya başladım.
ED: Bu günümüz kapitalizminin doğasında
olan yarışçı nitelikle ilgili. Dinler her zaman alçakgönüllülüğü
öne çıkarmışlar. Sadece doğuda
değil, eskiden batının da kültüründe olan
nitelikler bunlar. Ama zamanla dinlerin özünde yer alan bu nitelikler yaşam
biçimleriyle değişime
uğramış.
Daha önce dinle alakalı bir
grupla çalışmışlığın
oldu mu?
KE: Hayır, hayır. Din ile uzaktan yakından bir alakam
olmamıştı küçükken. Bizim çevrelerde yetişen
gençlerin hepsi için geçerlidir bu. Biz din denen şeyi
ortaokulda haftada bir verilen din dersinde öğrendik.
Çok da kafamız karışmıştı.
Din hocası, Allah’dan, yaradılıştan, cennetten cehennemden
bahsederdi, biz ağzımız açık dinlerdik. Hiç
duymamışız ki daha önce! Soru yağmuruna
tutardık hocayı, her şeyi sorardık: “ölünce nereye
gideceğiz”, “mastürbasyon günah mı?” vs. İçimizden
bazıları hocanın dediklerine kapılırdı. Onlar için çok endişelenirdik,
“aman, bu çocuk dinci olucak” diye. Namaz kılan, iman eden insana bizim
çevrelerimizde çoklukla “dinci” denirdi. Şimdi Türk
halkında gördüğümüz AKP paranoyası da işte
bu akıldan kaynaklanıyor. O kadar çok alıştırılmışız
ki dinin kötü bir şey olduğuna...
Büyüdükçe kendim ilgilenmeye
başladım dinle. Cumhuriyet ideolojisinin bize
vermediği şeyleri
kendi kendime kazandım. Çok da pozitif bir kazanım oldu. İnanca
değişik bir
bakış açısıyla yaklaşıyorum.
İbn-ül Arabi’nin çok sevdiğim
bir sözü vardır: “Onlar her biri kendi peygamberlerine inandılar, ben onların
inandığı her şeye (beraber)
inandım.”
Bir de şuna
inanırım: hepimiz peygamber olabiliriz, hepimiz filozof olabiliriz. Ama ne yazık
ki, günümüzde insanlık öyle bir sistem kurmuş
ki, sen fikir üreten değil, tüketen olmak zorundasın.
Kendi başına bir diskur kurmayan ama sürekli kuranların isimlerini “drop” edip kolaj yapan
birey tipi çıkmış ortaya. Akademik hayatta çok
görüyorum bunu. Ama benim zamanla gezerek ve görerek öğrendiğim
şu: Herkesin öyle bir kapasitesi var ki, tanrı
bile olabilir. Ben bunun üzerinde duruyorum. Yani ben de değerli
bir şey diyebilirim, üretebilirim.
Hep örnek veririm, Beyrut’daki
asistanımın annesi, hayatımı değiştirmişti.
Madam Delifer, Adanalı bir Ermeni ailesinin kızı. Cumhuriyet sonrası baskılar
sonucu Türkiye’den göçmüşler. Simdi Beyrut’ta bir lisede felsefe hocası. Çok
okuduğunu bildiğim
icin “nerede kitaplarınız?” diye sordum bir gün. “Üzerinde oturuyorsun” dedi. Kasa
kasa kitaplar üzerine örtüler örtülmüş—kanepe
olmuş. Kadın, bilgisini göstermiyor, onun içinde
yaşıyor. Onda gördüğüm
mütevazılıktan çok etkilenmiştim. Günlerce, hayattan,
felsefeden, yemekten konuştuk. Onun Plato kadar önemli,
Nietzsche kadar değerli olduğunu
düşünüyordum. Oysa ki hiç kimsenin tanımadığı
bir kişi o. Ama işte,
dünyada herkes değerli ve muktedir.
ED: İnsanın değerinden
bahsediyorsun. Bu, işinde de var. Pek bilinmeyen topluluklarla ilgilendiğinden,
değeri belirlenmemiş,
esamesi okunmayan toplulukların ürettigi bir sosyal değer
var işlerinde. Ama bunun bahsi geçmiyor hiçbir
yerde. Sen onları seçip göstererek bu grupları değerli
kılıyorsun. Herkesin üretebileceği bir değer
olduğunu söylüyorsun. Bu büyük kolektife nasıl bir
katkıda bulunduğumuz...
KE: O zaman kolektif de güçleniyor! İşte
bu bireysellik beni sıkmaya başladı, anlayacağın.
Ama ne gariptir ki, bu bizim yaptığımız iş
de tamamen bireysellikle ilgili.
ED: Çok iyi bir soru değil
ama... Sanatın değiştirme
kapasitesinden bahsedelim. Senin üretiminle böyle bir dileğe
katkın olabilir mi? Yoksa daha çok deneyim kazanıp kendimi eğitmeliyim,
nasıl olsa yansır, mı diyorsun? Merak ettim...
KE: İkincisi. Önce
kendini bileceksin, yani nefsini bileceksin. Önce onu öğrenmelisin.
Benim içimde yaptığım işle
dünyayı değiştirmeye
dair en ufak bir his bile varsa tenkit ettigim Batı bireyselciliğine
yaklaşmış oluyorum.
ED: Kendini konudan ayırmış ‘mesafeli
gözlemciye’ de yaklaşmış
oluyorsun...
KE: Evet. Bu tür şeylerle
pek ilgim yok. Benim buradaki ilgim, kendimi tanımak— bunu hedef alıyorum. Benim
insanları değiştirme
gibi bir isteğim yok. Bir insanın başkalarını,
çevresindekileri ya da doğayı değiştirme
hakkı olmadığına inanıyorum. Ama bize
verilen eğitim, bireyin dünyayı değiştirme
yeteneğinin olduğunu
öğretmişti.
Mesela “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi saçma sapan sözlerle eğitildik.
Gördüğüm bazı dindar çevrelerde, onlar insanlığı
başka bir insanın koyduğu
kuralların yönetemeyeceğine inanıyorlar. Biz bunu
negatif bir yaklaşımla şeriat
diye kesip atıyoruz. Allah’ın gönderdiği yasalar
diye yukarıdan bakarak eleştiriyoruz. Ama ben bunda sağlıklı
bir taraf da buluyorum, çünkü nasıl bir insan başka
bir insanın ölümüne karar veremezse, seçilmiş
bir insanın da diğerlerini yönetmesinin absürd
olduğu sonucuna vardım.
İnançlı
insanlarda gözlemlediğim bir şey, insanın üzerindeki bir
veya birden fazla gücü kabul etmeleri. İşte
bunlardan korktukları, sakındıkları için kendileri öyle büyük ve yıkıcı adımlar
atamıyorlar. Mesela doğa ile ilişkileri
farklı. Doğayı değiştirmekten
çok, onun akışına dahil oluyorlar. İşleri
akışına bırakmak ve sabır—bunlar bireysel takılan
insanların pek hazmedemediği şeyler.
İnsanlık birçok nehrin akışını
değiştirdi; daha
fazlasını istedi barajlar kurdu; sabredemedi kanallar açtı. Örneğin
Süveyş Kanalı. Musa da yarmıştı
o denizi Firavun’dan kaçmak için, ama sonra kapattı. Ama şimdiki
kanal bir daha kapanmamak için açıldı. Bilmem anlatabiliyor muyum... İşte
benim ilgimi çeken yaşam modeli bu: insandan daha
güçlü bir şey(ler)in olduğunu
kabul edip yaşamak. Çünkü kontrol
edemeyeceğimiz şeyler var. İşin özü bu aslında... Böyle yaşayan insanlara büyük
saygım var. Mesela İsrail’deki Filipinli arkadaşlarım. Ne zaman moralim bozuk
olsa Facebook’tan bulurum bir tanesini, dökerim içimi. Çok da güzel öğütler
verirler. Çok şey öğrendim onlardan. Benim yetiştiğim çevrelerde birçok insan,
onları görse, “Aman canım dindar kadın işte, cahil! Bak ot gibi evde oturuyor”
der. Ama bu insanların hayata yaklaşımı beni cezbediyor. Belki de onlar gibi
yaşamadığım için ve hiç yaşayamayacağım için beni cezbediyor olabilir. Şu anda
bir ikilem içindeyim, onu fark ediyorum: hem o tür bir hayat tarzına
öykünüyorum, hem de bireyin ön planda olduğu Batı kültürünün içinde yaşıyor ve çalışıyorum.
Ama belki de o modellere bakarak ileride kendime daha farklı bir yol
çizebilirim.
ED: Sanırım bütün yanlış anlama tam olarak dine
ait olmayan yaşam biçimleri ve gelenekleri din saymak üzerinden gelişiyor.
KE: Evet, yani senin dediğin gibi, insanları
olduğu gibi kabul etmek önemli. Bu, dinle olsun, bilimle olsun, ideolojiyle
olsun, neyle olursa olsun, yeter ki olsun! Benim tek istediğim o. Bu sahip
olabileceğimiz en büyük meziyet, ama şu anda etrafımızda kimse bunu yapamıyor.
Bak, şu an Avrupa’daki yabancı düşmanlığından da bahsedebiliriz...
ED: David Harvey’in batıdaki çoğu üniversitede
bulunan kültürel çalışmalar derslerine yönelik bir eleştirisini hatırlıyorum.
Bu, daha çok edebiyat üzerinden örnekler vermiş olduğu bir makaleydi. Özetle, “Biz
Doğu’yu merak ettik ama bir Çinlinin okuduğu gibi okuyamadık metinleri, anlamı
o kültürden bakarak çıkartamadık, yine kendimizinkiyle okuduk” diyordu. Doğu’yu
merak etmek ancak anlamamaktaki ısrar... Bu bana tuhaf geliyor.
KE: Merak başlı başına bir konu aslında. Merakın
tehlikeli bir tarafı da var. Yani, merak ne kadar gerekli? Biraz düşünürsek
temsiliyet meselesine geri dönüyor bu. “Curiosity killed the cat, information
made it fat” diye güzel bir İngiliz atasözü vardır. Oliver ile konuşmamızda, Çin
kültürünün başka kültürlere olan meraklarındaki eksiklikten bahsetmiştik. Merak
Batı’da daha çok mu var sence? Batı kültüründeki belgesel geleneğine bakalım
mesela. Başkalarının hayatları üzerine binlerce film yapılıyor. Merak edilip
yapılıyor bu filmler. Ama sonra o filmin izleyici üzerinde bıraktığı aura’dan ne
haber? Seyirci diyor ki “Çok güzel bir belgesel seyrettim, ama yazık yahu, nasıl
yaşıyor o insanlar...” Bu şekilde tepkiler cıkıyor. Acaba bunu elde etmek için
mi yapılıyor bazı belgeseller? Sanat işi de bunun için mi yapılıyor? İşte o
merak sonuçta bir tür ‘co-existence’ yaratmıyorsa tehlikeli bir merak. Çünkü o
durumda geriye ‘patronizing’ bir aura bırakıyor.
ED: Turizm gibi. İçselleştirilmeyen seyahat...
KE: Sen fazla iyimser yaklaştın. Ben daha
acımasız bir söz kullanırdım!
ED: Mesela WEDDING’de
para toplayan insanları gösteriyorsun. Türkiye’den olduğumuz için biz bunu tanıyoruz.
Bu bir sosyal yardımlaşma, dayanışma türüdür. Evlenen insanlara, yakın
tanıdıkların yardım etmesidir, ama
uzaktan bakıldığında çok kapitalist bir şey olarak görünüyor.
KE: Evet aynen bu türde yorumlar geliyor.
ED: Aşura
videosu da aynı şekilde. Görenler, “bunlar fanatik” diyecek, “bunlar bir araya
gelip bina da yıkar!” diye düşünecek. Halbuki bir araya gelip ağlayan bir
gruptan bahsediyoruz. Bir araya gelip ağlayan insanlardan neden korkulur ki,
değil mi? Dolayısıyla, senin o meraka işlerinle nasıl cevap verdiğin önem
kazanıyor. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?
KE: İsviçre’deki izleyicinin nasıl hissedeceğini
kontrol edemeyiz. Bu bütün Avrupa’daki seyirci için böyle. Belki işin güzelliği
de burada. Tabii ki öyle görecekler, ama ben öyle görmüyorum. Benim gibi görmek
için, beni görmeleri lazım, Türkiye’yi tanımaları lazım, başka kültürlerle,
başka dinlerle biraz daha haşır neşir olmaları gerekir, ama bu onların kendi
yapabilecekleri bir şey değil. Onlardan böyle bir beklentimiz olmaması lazım. Onların
suçu yok.
ED: Bu konu şuradan aklıma
geldi: Aşura’da yer alan, camide
çekilmiş görüntülerin bir kısmında, arka planda Arapça harfli yazılar var.
Şimdi sen bu sergiyi İsviçre’de yapacaksın. İkimiz de çok iyi biliyoruz:
Yabancı medyada Türkiye ile ilgili bir ‘newsreel’ hazırladıklarında
görüntülerde genellikle önce türbanlı bir kadın olur, sonra Türkçe tabelalar,
sonra bıyıklı birkaç adam görülür, seni beni göstermezler, çünkü biz Türk
imajına uymuyoruz, ‘bozulmuşuz’ adeta. Bu tarz bir imaja alıştırılmış bir
seyircinin, filminde Arapça harfleri görmesi, farklı algılama ihtimali seni tedirgin ediyor mu?
KE: Hiç etmiyor. Herkesi
memnun etmek mümkün değil. Bir sanat eseri herkese ulaşacağım derse, bir
problemi vardır—hata edersin. Seyirciyi, kendi gözünle bakması için eğitemezsin—bence
o yanlış bir şey. Benim işimi gören yüz kişiden biri o işten bir şey alsın,
benim için yeterli bu. Bazen de, tepki anlık olmaz, işi gören seyirci, yıllar
sonra ona bir tepki ya da anlam verebilir.
Aklıma dinle ilgili başka
bir şey geldi. Dinde birçok bilinmeyene inanılıyor.
Bilimde ise tek bir çözüm var. Son bir makalesinde Terry Eagleton da bahsetti din
ile sanat bu açıdan birbirlerine yakın duruyorlar diye. Çünkü ikisi de soyut,
elle kolay tutulamaz kavramlar üzerinde duruyorlar—bilimden farklı olarak.
ED: Aslında bilim de biraz buralara geldi, doğruyu
iddia edememe noktasına... Dediğin gibi, modernizmin dayattığı bilim, tek
doğru üzerine kuruyor kendini. Bundan ayrıldığında, patlıyor sistem. Zaten
şimdi, her şeyi bir tasnif sistemine sokan batı aklının bilimsel olarak da çökmekte
olduğu tartışılıyor. Yani, büyük bir genellemeyle insanlar mutsuz ve...
KE: Burda izninle lafını keseyim. Mutsuzluk
dedin. Filistin ve İsrail’i karşılaştırayım. O bölge, benim için doğu ve batının
gerçekten kesiştiği bir nokta. Politik olarak son derece kaotik bir durum var.
Ama Batı Şeria’da yaşadığın zaman fark ediyorsun ki oradaki insanlar ne olursa
olsun daha mutlular. O kadar büyük sorunları olmasına rağmen, ağır bir işgal
altında yaşamalarına rağmen bir ümit var. İsrail toplumunda, özellikle laik
kesiminde derin bir ümitsizlik vardır. Ağırlıkla Batı kültürünün yaşandığı bir
toplum orası. Ümitsizlik, Batı dünyasının durumunu özetleyen en önemli
sözlerden biri olabilir. İnancın reddedildiği toplumlarda ümitsizlik olduğunu
söylemek, çok büyük bir abartma ve yanlış bir genelleme olmaz. Hani küçükken İskandinavya’nın
refah seviyesinin falan yüksek olduğunu okurduk... Ama sosyal olarak ümitsizlik
yaygındır. En çok intihar vakası da burada gerçekleşiyor.
ED: Dini ve sosyal ritüeller bu coğrafyalarda o
kadar kuvvetli olmadığından mı?
KE: Olabilir. Ama din dışı ritüeller de var. Her
zaman vardı. Mesela Filipinliler hem kilisedeki ritüelleri yapıyorlar, hem de güzellik
yarışmalarını düzenliyorlar. Filipinler güzellik yarışmalarını sosyal bir ritüel
olarak kullanıyor; bunları, toplumu kenetlemek, bir araya getirmek için bir
tutkal olarak görüyor. Su ve ekmek kadar hayati bir şey bu ritüeller. Röportaj
yaptığım herkese şu soruyu yönelttim: “Bir gün gelir de hiç güzellik yarışması
düzenleyemezseniz, ne olur?” “Yaşayamayız” (We can’t go on living) dediler.
Kiliseye gitmeyen, inanmayan adamın da bir çeşit ritüel yapması lazım. Ve bunu hep
başkalarıyla beraber yapıyor. Yani insan yalnız değil. Mutlaka bir sosyal
paylaşım olması gerekiyor.
Önümüzdeki aylarda Binibining ve Aşura projelerimle ilgili bir konferans vereceğim. Benden bu
konferansa bir başlık koymamı istediler. Ben de “One is a lonely number” dedim.
Bu çok yakın arkadaşım Gül’den esinlenerek koyduğum bir başlık. Depresif bir
haldeyken, kendimi yalnız hissediyorken Gül’ü arayıp dert yanmıştım. O dinliyor,
ben konuşuyordum. “Sanırım yalnız kalmayı öğrenmem lazım” dedim sonunda. Gül de
dedi ki “O saçma sapan bir şey! Biz hepimiz denedik onu, ama yok öyle bir şey. Olmuyor!”
dedi. Bilim olsun, din olsun, ne olursa olsun, benim için mübahtır. Yeter ki insanları
kenetleyen bir şey olsun. İşte ben de, o, insanları kenetleyen şeylerle
ilgileniyorum.
ED: İnsanları bir araya bağlayan tutkallara bakıyorsun.
KE: Aynen.
ED: “Çok steril bir hayat yaşıyorsun” mesajını
kabul ettik. “Bakın, başka bir araya geliş, başka başka hayat biçimleri var” diyorsun,
ama bu birleştiricileri, tutkalları, işinde görünür kılmak ne kadar ilgini çekiyor?
İşlerinde belli yerlerde cereyan eden şeyleri çekiyorsun, ama benim gördüğüm
kadarıyla, esasında, işlerin bu birleştiricilere çok vurgu yapmıyor.
KE: Kör göze parmak basmıyorum. Akademik çizgideki
gibi “bakın bu tutkalları göstereceğim” diye yola çıkmıyorum, zaten o tutkallar
işin içinde var. İşlerimi montajlarken ritm çok önemlidir. Çoğu zaman, çektiğim
durumlarda zaten var olan müziğin enerjisi ile başlıyorum montaja. O müzik beni
yönlendiriyor. Hem WEDDING hem de Aşura’da beraber yapılan dans veya
hareketler insanları kenetliyor. Buna “muscular bonding” diyebiliriz.
Caferilerin cami inşaatında vurdukları desteler, Aşura filminin ilk 10
dakikasını oluşturuyor. Ben de o destelerin ritmi ile kenetliyorum videoyu, montaj
yaparken o ritm bana yön veriyor. Ama bunları, çok fazla altını çizmeden, “bu bir tutkaldır” demeden
gösteriyorum.
ED: Uzun vadede ilgilerinde değişmeler, ileriye
yönelik bir kayma öngörüyor musun? Aşura’dan sonra ilgileneceğin bir gelecek
projen var mı?
KE: Var. Batıdaki gey kültürüyle ilgili bir iş
yapmayı planlıyorum. Yaklaşık 5 senedir, aynı kamerayla dünyanın çeşitli
yerlerinde ‘gay parade’leri çekiyorum. Yakın bir zamanda ‘gay parade’ler üzerine
bir iş yapacağım. Bu daha kişisel bir proje olacak. Sonuçta benim de dahil
olduğum bir grup. Aynı zamanda rahatsızlığını duyduğum bir durum. Belirli bir
giyim kuşam kodu var, üniforma giyer gibi. “We are here, we are queer!” olarak
ifade edilen sivri dilli bir ‘identification’ (kimlik benimsemesi) var. Kendileri
için tanımlanmış mekanlara gidiyorlar, vs. Bir taraftan kendilerini toplumdan
ayrı tutuyorlar, diğer taraftan herkesle aynı sosyal haklara sahip olmak için çaba
sarfediyorlar. Zannediliyor ki, bu eşcinseller için en ideal ve yegane yaşam
tarzı. Ancak dünyanın başka bölgelerinde böyle olmayan eşcinsel yaşam tarzları
var. Gelecek projemde biraz bunları kurcalamak istiyorum.
Daha uzun vadeli
düşündüğümde, en önemli projem, bir şeyi temsil etmeyi tamamen bırakmak
olabilir. Zaten öyle bir meylim var. Sanırım şu anda yaptığım projeler sanat dünyasında
görülen pratiklerden farklı bir pratik; biraz etnolojik bir yaklaşımım var. Ama
bu da nereye kadar? Bir gün bu da biter. Hepsini bırakıp yazmaya başlayabilirim;
yani görselliğin dışına çıkabilirim.
ED: Yazıya dönmek istemeni anlıyorum. Görsel
temsil etmeyle ilgili ben de dertliyim. Herhangi bir şeyi temsil edebilmenin
yöntemi, bir şeyi “o” olduğu halinden arındırmayı, eksiltmeyi gerektirir. Her
temsil, bir şeyleri görmezden gelmek durumundadır. Bu kadar insanla ilişki
halinde ürettiğin filmleri yaparken bazı anlatılamayan deneyimler, fikirler de
kazanıyorsun. Sen bir tür bilgi üretiyorsun burada. Bu, görsel olarak sunduğun şeyde
eksik olanı yazıyla dağıtma isteği olabilir mi?
KE: Bizim coğrafyamızda haşır neşir olduğumuz dinlerden
iki tanesinin, Yahudilik ve Müslümanlığın görselle arası yok mesela. Hıristiyanlikta
görsel çok güçlü, İstanbul’daki kiliselerdeki İsa ikonlarından biliriz bunu
biz. Hepsi de çok didaktik şekilde çizilmiştir.
ED: ”Vitraylar halkın
okuludur!” Vitraylar, ikonoklastik dönemden sonra, okuma yazma bilmeyen halkı
eğitmek amacıyla kullanılmıştı...
KE: Evet! Ama işte bu, biraz
kolay ve rahat bir temsil. Senin üzerine çıkan, domine eden imge dünyası bu. Müslümanlıkta
ya da Yahudilikte bu yok. Hiç bir sinagogda Musa ikonu bulumazsın. Peki bunca
aklı başında insan—aklı başında diyorum çünkü belli ki büyük kitleleri peşlerine
takabilmişler—görsellere neden karşı çıkmışlar? Görsel çok kolay olduğu için mi,
yoksa insanları aldatabileceği için mi?
ED: Hep tartışageldiğimiz Batı kültürü, sonuçta
tasnif sistemlerini yaratan, felsefeyi kitaba döken, tartışılır hale getiren, temsil
eden kültür. Doğu biraz da “Ben kimim ki temsil edeyim?” diyor.
KE: Aynen, aynen, işte bu. “Ben kimim ki?” Çok
teşekkür ederim! Bu çok önemli! Bak şimdi rahatladım! “Ben kimim ki” demek çok
önemli. İşte benim tüm tasam bu.
Ama birçok insan ona karşı
çıkıyor: Ben buyum diyorlar. Ben yaparım! Bazı insanlar hayatın akışını
kendilerine göre değiştirmeye çaba sarfederken, bazı insanlar da ben kimim ki
dünyayı değiştireceğim diyor. Bu tarz düşünen insanlara genelde yukardan
bakılıyor; dünya işleriyle ilgilenmiyor diye hor görülüyorlar, koyun gibi yaşıyorlar
deniyor. Ama ben “Ben kimim ki” diyen bir insanın büyük savaşlar çıkartabileceğine
inanmıyorum. Dünyanın bu tür insanlar tarafından yönetilmesini istiyorum. Böyle
bir adam kitleleri peşine takıp “hepinizi öldüreceğiz” diyemez. Platon “yönetici, filozofların
arasından seçilmelidir” deyince bence böyle bir şeye işaret ediyor.
Gündelik hayatımıza da işlemiş
bu durum. Mesela, CV diye bir şey var etrafımızda. Yaptığın kadar var oluyorsun.
Sen de, ben de, az üreten insanlarız.
Şimdi bu bizi az mı sanatçı yapar? Yani üretimin kadar mı yaşayacaksın?
ED: Ben bazen yapıp da göstermiyorum!
KE: Ne güzel! Ben buna çok öykünüyorum. Bu
nedenle seninle söyleşi yapmak istedim. Çok da memnunum konuşmamızın geldiği
noktadan. Ama işte bizim gibi insanlar da çok başarılı olmuyorlar.
ED: Global kapitalizmi eleştirip eleştirip,
kariyer odaklı sanatçı olmayı düşünemiyorum.
Bu konulara idealist bakıyorum. Evet, kendine göre arızaları da var. Mesela,
görünürlülük azalıyor, farkındayım. Ama zerre kadar umursamıyorum.
Sen bir insanın üzerinden
bir iş üretmiyorsun. Bir konu belirliyorsun.
Örneğin, “Ahmet” üzerinden bütün hikaye kurgulayamıyorsun. Sen “Ahmet”e
inanmıyorsun ki. Sen bir insanın “ben” demesine inanmıyorsun. Ve bundan
hoşlanmıyorsun, bu nedenle kitleleri konu alıyorsun. İzin verirsen ben böyle
okumak da isterim işlerini. Tüm bu konuşmalardan ben sanırım neden bir bireyi
göstermediğini anladım.
Şimdi,
güncel sanat, modern sanata tepki olarak, sanatçının biricik bir müellif olmaması,
dahi olmaması ve ‘herhangi biri’ olması söylemi üzerine gitti; modern sanattan kendini böyle uzaklaştırdı.
Ama şimdi sanatçıların bunu üstüne basa basa belirtmek zorunda bırakılmaları bana
acıklı geliyor. Ben aslında sanatçı bile görmüyorum kendimi diyorsun. Yani bu demek
oluyor ki sanatçılar hala yüksek sanat üretiyorlar. Aslında bundan çok önceleri
uzaklaşmış olmamız gerekiyordu.
Yalnız ben senin biraz önce
söylediğin “daha az başarılı olma” durumuna katılmıyorum. Daha insani olabilir
belki de, bir değer üretimi söz konusu olabilir...
KE: Benim o konuda ümidim var. Hala bizim gibi
çalışan insanların kabul edildiğine inancım var. Ama yine de sistem diğerlerini
daha üste çıkaracak her zaman. Hırslı, hırçın, kariyer koreografisini iyi
yapmış insanlardan oluşacak sistem. Bir yerde sergi yapmak, her zaman çok iyi
sanatçı olunduğunu göstermiyor, yani bir iki yemekte küratörlerle doğru bağlantıları
kuran adam, istediği gibi kendine sergi çıkartıyor. Bunu reddeden insanlar var
ve onlar benim daha çok ilgimi çekiyor. Ama sistem öyle bir başarılı insan
resmi çizmiş ki, insan tuttuğunu kopartır inancı yaygın... “Ben kimim ki”diyen
adam öyle davranmıyor.
ED: Her şeyi doğru yapma zorunluluğu var
sanatçının. Eskiden, yani bohemken, sanatçı daha özgürmüş bu anlamda. Şimdi
“business” modeline kayış var. Mac kullanan, DVDlerini zamanında yollayan, içki
içen ama iş yapacağı zamanlarda dikkat edip az içen sanatçı... Mladen
Stilinovic, “Batılılar ilginç iş üretmiyor çünkü tembel değiller, Doğulu
sanatçılar tembellerdir” diyor. Buradan senin çalışma takıntına da değinebiliriz
istersen. Zaman içinde değiştiğini ben de fark ettim. Analitik düşünme
süreçlerinden daha içselleşmiş bir çalışmaya doğru mu yöneldin acaba
KE: Evet, bu karanlık odada prizi bulmak gibi. Önceleri,
panik içinde, her yöne saldırarak zar zor buluyordum prizi. Bunu yaparken de,
bazı şeyleri kırıp döküyordum. Şimdi ise kendimden emin adımlarla ve sakince
buluyorum aradığımı. Yaş ve tecrübe bunu çok etkiliyor. İşlerinin seyirci
tarafından görünmesi de etkiliyor. Her
sergi, her konuşma, bu rahatlama sürecine yardım ediyor. İşine de daha iyi
davranıyorsun. Önceleri kabul edilme ya da performans stresinden dolayı takıntılı
bir şekilde çalışıp kendi malzememe de eziyet ederdim. Mesela WEDDING böyle bir
süreçte çıkmıştı. Özel hayatımı da etkilemişti. O dönemdeki sevgilim o işi pek
sevmezdi, çünkü ben o işin montajında çok zaman harcardım, boş zamanımı
montajla doldurdum. TANKLOVE oldukça fazla bir performans anksiyetesiyle
üretildi, özellikle de kendime kendime koyduğum bir takım sınırlamalarla... Şimdi ise olayların akışına biraz daha fazla bırakıyorum
kendimi. İşin özünü fark etmeye başladım. Bütün bunlar, konuştuklarımızla, doğayı
değiştirme takıntısıyla ilişkili.
Ben Mladen Stilinovic’in o metninden
hep çok etkilenmişimdir. Çalışma şeklimi değiştirebilirim, ancak tembel olamam ben.
Tabiatıma aykırı tembel olmak.
ED: Yok öyle demedim, sen bu işi seviyorsun tabii
ki. Sevdiğin için çalışıyorsun o ayrı...
KE: Çalışmak imandan gelir diye bir laf vardır
ya, benim de hareket halinde olmam gerekir. Aileden de geliyor bu görüş. Ama Stilinovic’in
dediğini çok iyi anlıyorum. Kafa hep o kadar meşgul ve dolu ki o kafayı boşaltmak
gerekiyor. İnsanlar sistem tarafından sürekli meşgul tutuluyorlar, herkes her
zaman bir şeyler yapıyor. Televizyon olsun, bilgisayar olsun, sürekli bir ekrana
bakıyorsun örneğin. Sürekli gürültü var hayatımızda. Mladen Stilinovic ise tembelliğin
içinde çalışmayı buluyor. Diyor ki, ben uyurken düşünüyorum. Ve sonra gidiyor
uyuyor galerinin içinde.
ED: Buradaki tembelliği ben biraz anti-kapitalist
bir taktik diye anlıyorum.
KE: Biz hep seninle aramızda diyoruz ya... “Çalışıyorsun,
çalışıyorsun da ne oluyor!?”
SON